Ayın 8′i. Kendime söz vermeme rağmen halan yatağımda değilim. Beni bekleyen üç beş parça tabak ve bardaktan oluşan bulaşık yığınını halledip gizem’li rüyalarıma dalmalıyım biran önce. Az önce resimlere dalıp gittim. Geçmiş zamanı oldum olası sevmişimdir ama fotoğrafların ölümsüzleştirdiği anların yanında rakamsal olarak da bir yaşlanmanın mevcut olması nedense bu akşam biraz ağır geldi bana. Belki de yeni ayın ilk hatasının da olanca hızı ile geliş geçmesinin de nedeni vardır bilmiyorum. Yine de haftalar sonra güneşin gülümsediği montumun kapının arkasındaki askıdan kıpırdamadığı, güneş gözlüğümün sırt çantamdan çıkarak havalandığı bir Pazar günüydü bugün. Dün akşamki Belçika usulü saçmasapan düğün aktivitesinden sonra tembelce bir başlangıç güzel bir kahvaltı ile ve ufak adımlarla antika pazarına doğru gerçekleştirdiğim keyifli bir yürüyüş ile tamamlanan sokaksal aktiviteler evde Chung King Express‘i cips ve yeni aldığım tarihi bira kadehlerinde höpürdettiğim Grimbergen blonde’lar ile devam etti.
Dediğim gibi geçmiş zamanı seviyorum, hele yakın geçmiş zamanı işte o yüzden hemen raporlamaya başlıyorum ne yapıp ettiğimi. Ama yazının konusuna dönecek olursak. Ayın en sevdiğim günü, sekizinin gelmiş olması ve geçmiş zamanı bir kenara bırakarak şimdiki zamanımı ve gelecek zamanı düşünmek istiyorum. Ellerimiz çok yakında kavuşacak birbirlerine.



